Ön Söz

Önsöz
 
Bu kitap tipik bir diyet kitabı değildir. Eğer bu kitabın içinde sihirli bir değnek olduğunu ve size değince aniden ideal kilonuza sağlıklı ve güçlü bir birey olarak ulaşacağınızı zannediyorsanız, başka bir rüya için kitap değiştirmenin tam zamanıdır.
 
Diyet, aslında günlük olarak ihtiyacımız olan gıdaların tümünü ifade etmek için kullanılan bir kelimedir. Günümüzde hangi yemeklerin ne kadar yeneceği ile ilgili kısıtlamaları belirtmek için ‘’diyetteyim’’, ‘’diyet yapıyorum’’ veya ‘’diyetime dikkat ediyorum’’ ifadeleri kullanılmaktadır. Eskiden büyüklerimiz ‘’sağlığımı korumak veya hastalanmamak için perhizdeyim veya rejim yapıyorum’’ derlerdi. Rejim aslında Fransızca kökenli bir sözcüktür; düzen veya yönetim anlamı taşımaktadır. Yemeğe düzen gelmesi için rejim yapıyoruz anlaşılacağı üzere. Bu kitaptaki temel hedef, ye-me terbiyesi ile önce yediklerimize düzen getirme ve böylelikle sağlıklı bireyler olarak hayatımızı devam edebilme yetisini kazanma olarak belirlenmiştir.
 
Yukarıda ifade edildiği gibi yeme düzeni, üzerinde kafa yormamız gereken asıl konulardan birisidir. Ben bu kitapta buna ‘’ye-me terbiyesi‘’ diyerek, yemenin ve yememenin bir terbiye içinde hayatımızla nasıl bütünleşmesi gerektiğini, bilimsel gerçekler ve hayat gözlemlerime dayanarak size aktarmaya çalışacağım. Kafa yorulması gereken ve çoğu kitapta sıklıkla gözden kaçırılan asıl konu ise, ideal kilomuza ulaşma çabası içerisinde iken, sağlımıza ne olduğudur; vücudumuzun ihtiyacı olan temel şeyleri vücudumuzdan ne kadar esirgediğimizdir; ihtiyacımız olduğunda bizi ayakta tutacak bağışıklık sistemimize neler olduğudur; bazı katı veya temel doğrulardan sapmış yeme kısıtlama programlarının organlarımıza neler yaptığıdır; neden göz bebekleri içeri kaçmış, solgun ve mutsuz göründüğümüzdür; neden sık sık ‘’Geçmiş olsun hasta mısın yoksa?’’ sorularına maruz kalışımızdır.
 
Günümüzde diyetimize düzen ve kısıtlama getirme, sadece kilo vermek için kullanılır hale gelmiştir. Eğer olayı sadece işin ‘’tartı’’ veya ‘’beden’’ kısmına indirgersek bazı temel doğruları es geçmiş oluruz. Ye-me terbiyesi her şeyden önce sağlıklı bir birey olarak hayatımıza devam etmek için olmalıdır. Tartı ve beden gibi diğer kazanımlar bunu mutlaka takip edecektir, kuşkunuz olmasın.

Sık sık söylenen; onu yeme bunu yeme, o zararlı, şu buna iyi geliyor, öbürü bunda etkiliymiş laflarına inansak bile, bu durum ile bir ömür boyu yaşamamız mümkün müdür? Bu sürdürülebilir bir durum değildir. Hiç kimse ömür boyu diyet yapamaz.
 
Yorgun argın eve geldiniz, eşiniz size akşam yemeği için fırında güzel bir güveç ve yanında pilav yapmış. Ne yani, güveçte patates var diye, pilav da karbonhidrat içeriyor diye yemek yemeyecek misiniz? Efendim, Fransız diyet uzmanı böyle diyor, ünlü Türk kardiyoloğu böyle yazıyor diye hem sağlığımızdan hem de aile saadetimizden feragat mı edeceğiz? Tabi ki etmeyeceğiz. Ye-me terbiyesi üzerindeki felsefeyi idrak etmeye ve sağlığımız için gerekli olan şeyleri kilomuzun gerisine atmamaya çalışacağız.
 
Bugüne kadar ortaya atılmış diyet programlarını bir kenara mı atmak gerekir? Kesinlikle hayır. Durmuş saat bile günde iki kez doğru zamanı gösterir. Bu kitapların içindeki bilgileri mutlaka irdeleyelim, mantıklı bulduğumuzu, bize uyanı bulalım ve kullanalım. Biz okuyan, araştıran ve kendini geliştiren bireyler olduğumuz sürece, herhangi bir uzmanın söylediği bilgiyi körü körüne kabul etmemiş olacağız. Kendimiz için en doğru olanı bulma süreci bu yoldan geçmektedir.
 
Şahsen fikir üreten, problem çözmek için kafa yoran, fikirlerini desteklemek için çaba sarf eden insanlara çok büyük saygı duyuyorum ve yaptıklarını önemsiyorum. Bu fikirlerin tartışılmasının da son derece yararlı olduğunu düşünüyorum. Çünkü, doğruya ulaşmak ancak fikirlerin karşılıklı savunulması ile olacaktır. ‘’Ben bunu söyledim, en doğru olan budur, diğerleri hep yanlıştır, herkes bunu kabul etsin’’ tavrı, bilimsel terbiyeye uyan bir yaklaşım değildir. Bu konuda ısrar etmek de bilimsel çiğliğin bir göstergesidir.
 
Ye-me terbiyesinde sunulan görüşler ailem, arkadaşlarım, hastalarım ve onların yakınları ile paylaştığım gerçek hayat hikâyeleriyle olgunlaşmıştır. Yaşadığım hüzünlü, bazen de acı olaylar bende, bu konudaki fikirlerimi sizlerle paylaşma isteğini ortaya çıkardı. Bu fikirleri paylaşırken bilimsel ve objektif olabilmek, okuyucuların sağlığını yanlış bir bilgiyle tehlikeye atmamak için, tartışmalı konularla ilgili var olan tüm görüşleri irdelemeye çalıştım. Üzerinde yoğun tartışmaların yaşandığı ve halen bilimsel kanıtlarla yeterince aydınlatılamamış konularda ise, kesin bir yargı yürütmemeye özen gösterdim.
 
Hekim kimliğinin ve beyin cerrahisi gibi zorlu bir alanda çalışıyor olmanın getirdiği bir özellik olarak, hastalarınızı sahip olduğu hastalıktan kurtardıktan sonra, onlara bu iyilik durumunu nasıl koruyacakları ile ilgili bilgi vermek istiyorsunuz. Onlara yapmaları gereken şeyleri söylüyorsunuz. Konu sağlıklı yaşamak ve kilo kontrolü ile ilgili öğütlere gelince, hastalar bana ‘’ama’’ ile başlayan karşı fikirleri çok sık olarak dile getiriyorlar. ‘’Hocam zayıflayayım ama ben su içsem bana yarıyor, ne yapayım?’’ gibi sorular soruyorlar. Bu konuda yapılacak çok şey var, yeter ki niyetimiz olsun ve kendimize karşı dürüst olalım. Yarayan ‘’su’’yun; su-böreği, su-pangle, tirami-su, su- ffle veya su-cuk olmadığından emin olalım.
 
Aksi durumda olan şudur: Mesela çok başarılı bir bel fıtığı ameliyatı geçirmiş hasta bir süre sonra fazla kilo almaya bağlı gelişen, tekrarlayan hastalık bulguları ile hekime başvurabilir. İkinci tedavi her zaman birinciye göre daha zor olur ve yüksek riskler içerir. Bu durumda hasta tekrar ameliyat edilse dahi, ilk ameliyat sonrası edindiği sağlık seviyesine hiçbir zaman ulaşamayabilir. Kıssadan hisse: Yol yakınken, testi kırılmadan, ye-me terbiyesi ile sağlımızı koruyalım ve güçlendirelim.

İnsan muazzam bir organizmadır; bir yaradılış harikası, eşi benzeri olmayan bir bilgisayar düzeneğidir. Buna rağmen çoğu zaman arabamıza gösterdiğimiz değeri ve korumacılığı ona göstermeyiz. Arabamızı düzenli servise götürür, yağını değiştiririz.
 
Ama vücudumuza düzenli bakımı yaptırmayız. Onu kaldıramayacağı yüklerin altına sokar, ta ki motor bizi yolda bırakana kadar devam ederiz. Yolda kalınca çekici gelir, hastaneye kaldırılırız. Doktor, bir torbayı dolduracak kadar ilaç yazar ve biz de ilaç almaya, yediklerimize kısıtlama getirmeye, ve spor yapmaya başlarız. İşin neden bu noktaya geldiğini çok iyi irdelemek ve sorgulamak gerekmez mi? Neden diyabet olmadan şeker alımına, hipertansiyon gelişmeden tuz alımına ve koroner damarlarımız tıkanmadan yağ dengemize dikkat etmeyiz? Neden? Herkesin kendine sorması gereken bir soru değil midir bu? Bunu sorgulamaya başlamak bile, sağlıklı ve formda bir hayata ilk adımı atmaktır.
 
Her insanın bedeni kendine özgüdür. Onu en iyi kullanan bilir. Vücudumuzu tanımaya çalışalım. Onu dinleyelim. İyi dinlersek bize ne söylediğini mutlaka duyacağızdır.
 
Duyduğumuz şeyleri duymazdan gelmek, güzel aldırmazlık yapmak vücudumuza ihanet etmektir. Acısı mutlaka hayatın bir döneminde ortaya çıkacaktır. Bunu kendimize yapmaya hakkımız var mı? Peki, en ihtiyaç duydukları anda yanlarında olmamız gereken çocuklarımıza, sevdiklerimize ve arkadaşlarımıza bunu yapmaya hakkımız var mı? ‘’Yediğim veya yemediğim yemeğin sonu nasıl çocuğuma dayandı’’ diye şaşırmayın lütfen. Durum tam olarak budur.
 
İnsanın bu dünyaya bir kez geldiğini varsayarsak, hayatımızın her gününü sağlık içinde geçirmek en büyük mutluluk değil midir? Zaten engelleyemeyeceğimiz bazı hastalıklar bizi bulacakken, vagona bir taş da biz koymayalım. Hastalıkların ortaya çıkmasına katkı sağlamayalım. Yaşamanın getirdiği izler derinleşmeden sağlıklı beslenme konusunda bilinçlenelim. Bu bilinç, yarın sadece bizi değil, sevdiklerimizi de aydınlatacaktır.
 
Daha 7-8 yaşlarında bir çocukken, mahallede liseye giden abilere, biz hiç o kadar büyümeyecekmişiz gibi bakardık. 30 yaşındakilere amca, 45-50 yaşındakilere dede derdik. 55-60 yaşında da insanlar yaşlılıktan veya hastalıktan ölmeye başlarlardı.
 
Ebeveynler bir bir hakkın rahmetine kavuşurken, şu an eski dedeli yaşlara merdiven dayıyorum. Ama sanki 7-8 yaşım ile 45 yaşım arasında sadece birkaç ay geçmiş gibi geliyor. Sağlık sorunlarımın doğal olarak başlayacağı yaşlar geldi çattı. Sigaranın tetiklediği akciğer problemleri, kilonun ve hareketsizliğin tetiklediği kalp ve damar hastalıkları, diyabet, hipertansiyon ve kemik erimesi ile şimdiden uğraşmak istemiyorum. Sizin de, hiç kimsenin de istemediğini ve istemeyeceğini biliyorum.
 
Peki, istememek nereye kadar? Önleyebileceğiniz sağlık sorunlarımız için bir şeyler yapmayacak mıyız? Soruyu değiştiriyorum: Sadece kendimiz için değil, bizi seven ve hayatlarımıza giren tüm sevdiklerimiz için mücadele etmeyecek miyiz? Bu cesareti göstermekten nereye kadar kaçacağız? Eğer ömrüm vefa ederse, 50 yaşıma geldiğimde, 40 yaşımdayken yapabildiğim şeyleri yapabiliyor olmak istiyorum; 60 yaşıma geldiğinde, torunumun arkasından koşabilecek, onunla oyun yapabilecek enerjim kalsın istiyorum; 70’ime geldiğimde, hala bir işe yarıyor olmak ve 80 yaşından sonra da, kendi temel ihtiyaçlarımı kimseden yardım almadan yapabiliyor olmak istiyorum. Çok mu şey istiyorum sizce?

Bu kitabı kaleme alırken aklımda pek çok şey vardı. En çok arzu ettiğim şey, fikirlerimi paylaşacağım, belki de hayatlarına bir kıvılcım çakarak ye-me terbiyesi ile sağlıklı günlere adım atacak genç bireylere ulaşmaktı. Fikirlerim ile onları hasta olmadan, sağlıklarını koruma yolunda motive etmekti. Bir insanın taşıyabileceğinden fazla kilosu olmasının nasıl hiç ummayacağı sağlık problemlerinin tetikleyicisi olacağını anlatmak ve geri dönülmez işaretini görmeden önce bu konuda bir şeyler yapmaya itmekti.
 
Bu işe tamamen amatör bir ruh ile başladım. Medyada iyi tanınan yüzlerin bir kısmının, akla mantığa zarar şeylerden olağan gerçekler gibi bahsetmesi ise bu konudaki motivasyonumu arttırdı. Daha önce bu formatta bir kitap hazırlamamış olmanın sıkıntısını yaşamadım değil. Ama yurt içi ve yurtdışında yayımlanmış olan tıbbi makalelerimi yazarken yaptığım hazırlıklar ve akademik geçmişim, bu kitabı hazırlamama olumlu katkı sağladı. Yoğun cerrahi programım zaman açısından beni çok zorladı. Eve zaten çok geç geliyor olmanın sıkıntılarını çokça yaşadım. Hatta ye-me terbiyesi konusunda fikirlerimi paylaşacağım bir kitap yazmak isteğimi ilk söylediğimde biricik kızım sevgili Yağmur’un, hafif nükteli içten kahkahalarını da tebessümle karşıladım ve vazgeçmedim.
 
Bu kitabı ele alırken, 7’den 70’e herkesin anlayacağı şekilde teknik konulara açıklama getirmeye çalıştım. Mesela karbonhidrat derken neyden bahsediyoruz, karbonhidrat nedir, vücutta nasıl işlenir, işlenirken sistemleri nasıl etkiler gibi teknik konulara ucundan da olsa değinmek istedim. Sizleri sıkmamaya özen göstererek tabi. Bunun, vermeye çalıştığım mesajı daha iyi anlamanıza yardımcı olacağını düşünüyorum.
 
Çünkü akademisyenlerin bile ortak noktada buluşamadığı bazı konulara yelken açıyoruz. Bu teknik konuları okurken sevgili okuyucularımın ürkmemesini rica ediyorum. Teknik gibi görünen konuların tümü, aslında her yerde duyduğunuz ama anlamakta zorluk çektiğiniz ögeleri içeriyor. Sırf bu nedenle de bu bilgileri kullanarak sağlığınız ile ilgili konuları yorumlamakta zorluk çekiyorsunuz. Teknik yönü daha yoğun olan bu konular, kitabın ilk kısmında yer almaktadır. Basitleştirilmiş de olsa, teknik konulara hiç girmek istemeyen okuyucularım olabileceğini düşünerek, bu kısımları yazarken diğer kısımlara göre daha küçük yazı puntosu kullandım. Canı sıkılanlar, bu kısımları hiç okumadan, büyük puntolu yazıları takip ederek okumaya devam edebilirler. Lütfen bu konuda bana güvenin ve konunun bütününün ne anlatmaya çalıştığından kopmamaya çalışın. Bu kitabın sonunda kendi sağlığınız için bir şeyler yapma vaktinin geldiğine ve bunun için sadece kendinize ihtiyaç duyduğunuza inanmış olmanızı gönülden diliyorum; Kanuninin bu ünlü deyişini hatırlatarak:
 
‘’Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi’’ Herkese keyifli okuma, okuduğunu düşünme, sindirme ve uygulama cesareti diliyorum; tüm okuyucularıma sevgi ve saygılarımı iletiyorum.
 
Prof. Dr. Hasan Çağlar Uğur